Kırık Seslerin Şairi: Müziğin Efsanelerinde Bu Hafta Tom Waits
Elinde bardağı, cebinde bitmeyen hikâyeler, sesinde ise yılların pası… Tom Waits, müzik dünyasında “pürüzsüz” sesin değil, gerçek sesin ne kadar etkileyici olabileceğini kanıtlayan isimlerden biri. Onu ilk kez dinlediğinizde şaşırabilirsiniz, ama birkaç şarkı sonra o kırık dökük sesin aslında bir şiir gibi aktığını fark edersiniz. Waits; caz, blues ve deneysel müziği kendine has bir hikâye anlatıcılığıyla birleştirerek bambaşka bir evren kurdu.
Bu hafta Müziğin Efsaneleri köşesinde, sesi kadar hayatı da çiziklerle dolu bu büyük anlatıcının dünyasına yakından bakıyoruz.
Her şey Los Angeles gecelerinde, bar köşelerinde biriken hikâyelerle başladı.
Tom Waits, 1970’lerin başında Los Angeles’ta müzik yapmaya başladığında, sahnede parlayan bir yıldızdan çok geceye karışan bir anlatıcı gibiydi. Piyanonun başına oturur, sarhoşları, kaybedenleri, âşık olup yarım kalanları anlatırdı. O dönem şarkıları caz ve folk etkileri taşırken, Waits’in söz yazarlığı daha şimdiden farkını ortaya koyuyordu: Bu şarkılar hayal ürünü değil, sokaktan toplanmış hikâyelerdi.
Sesi “kusurlu” denilen şey, zamanla onun en büyük imzasına dönüştü.
Tom Waits’in sesi hiçbir zaman radyolar için “ideal” olmadı. Hırıltılı, yıpranmış, sanki yılların yükünü taşıyan bir tondu bu. Ama tam da bu yüzden sahiciydi. Waits, sesiyle kusurların da bir estetiği olabileceğini gösterdi. Güzel olmak yerine gerçek olmayı seçti ve bu tercih onu bambaşka bir yere taşıdı.
1970’lerin sonu, Tom Waits’in kendi karanlığını daha cesurca kucakladığı dönem oldu.
Bu yıllarda Waits’in müziği daha melankolik, daha sinematik bir hâl aldı. Şarkıları artık sadece bir anıyı değil, bir atmosferi de anlatıyordu. Yağmurlu sokaklar, neon ışıkları, gece açık lokantalar… Tom Waits, dinleyeni şarkının içine sokan bir dünya kurmaya başladı.
Kathleen Brennan ile tanışması, müziğinde büyük bir kırılma yarattı.
Tom Waits’in hayatındaki en önemli dönüm noktalarından biri eşi ve yaratıcı ortağı Kathleen Brennan oldu. Brennan, Waits’i alışılmış kalıpları kırmaya teşvik etti. Bu dönemden sonra Waits’in müziği daha deneysel, daha sert ve daha teatral bir hâl aldı. Geleneksel şarkı formundan uzaklaştı, seslerle ve ritimlerle oynamaya başladı.
1980’lerle birlikte Tom Waits, müziği bir sahne performansına dönüştürdü.
Bu dönemde Waits’in şarkıları adeta bir tiyatro oyunu gibiydi. Metal sesleri, garip enstrümanlar, beklenmedik ritimler… Hepsi bilinçli tercihlerdi. O artık sadece şarkı söylemiyor, karakterlere bürünüyordu. Her parça bir monolog, her albüm bir hikâye bütünlüğü taşıyordu.
Hollywood’un aradığı “düzgün” yıldız olmayı reddetti ama sinemaya da sessizce sızdı.
Tom Waits, ana akım yıldızlıktan hep uzak durdu. Ancak sesi ve varlığı sinemanın da ilgisini çekti. Filmlerde oynadı, soundtrack’lerde yer aldı. Onu izlerken ya da dinlerken hep aynı his vardı: Bu adam bu dünyaya ait ama bu dünyanın kurallarına uymuyor.
Tom Waits hiçbir zaman trendlerin peşinden gitmedi, trendlerin dışına bir dünya kurdu.
Popüler müzik değişirken, Waits hep kendi çizgisinde kaldı. Albümler arasında yıllar geçmesine aldırmadı. Onun için üretmek bir yarış değil, bir ihtiyaçtı. Bu yüzden Tom Waits şarkıları zamana bağlı değil; dün de anlamlıydı, bugün de.
Bugün Tom Waits, müziğin “kusurlu” olabileceğini öğreten en büyük ustalardan biri olarak anılıyor.
Onu dinlemek bazen kolay değildir. Ama bir kez içine girildiğinde, Tom Waits evreninden çıkmak da pek mümkün olmaz. Çünkü o bize şunu hatırlatır: Hayat pürüzlüdür, sesler kırılabilir ve tam da bu yüzden güzeldir.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!


Yorum Yazın