Arabesk Kültürün Vazgeçilmez Hazzı Üzerine Hikayeler
Gece yarısı İstanbul'un dar sokaklarında, bir taksinin camından sızan dumanlı bir melodi gibi yayılır arabesk. Faruk, eski bir göçmen çocuğu, direksiyon başında, radyonun cızırtılı sesiyle yalnızlığını paylaşır. 'Batsın bu dünya' diye mırıldanır Orhan Gencebay'ın sesi, sanki Faruk'un kalbine saplanan bir hançer gibi. Bu müzik, sadece notalardan ibaret değildir; o, bir halkın yaralı ruhunun feryadı, vazgeçilmez bir hazdır ki, acıyı bala çevirir, gözyaşını şaraba. Arabesk, Türkiye'de doğmuş bir fırtına, kırsaldan şehre savrulanların hikayesini anlatır – bir kültür ki, hüzünle dans eder, kaderle kucaklaşır. Bu haz, kökleri derinlere inen bir ağaç gibi, Anadolu'nun toprağından beslenir, dalları ise modern şehrin betonuna uzanır. O, sadece bir müzik türü değil; bir yaşam biçimi, bir isyan çığlığı, bir teselli kaynağıdır: bırakın da “Batsın bu dünya…”