onedio
article/comments
article/share
Haberler
Hesap Sorarsak Büyü Bozulur: Türk Futbolunda Kimsenin Hesap Vermediği O Milyonluk Tiyatro

etiket Hesap Sorarsak Büyü Bozulur: Türk Futbolunda Kimsenin Hesap Vermediği O Milyonluk Tiyatro

Bölüm 3/5

(Önceki bölümlerde kendi vicdanımıza ve tribünlerin gerçeği nasıl eğdiğine baktık. Bugün o tribünün yukarısına, VIP localarına çıkıyoruz. Orada oturanlar maçı biraz daha rahat izliyor. Kulübü biraz daha rahat harcıyor. Çünkü harcayan onlar değil.)

Bir adam var. Hepimiz tanıyoruz onu.

Kafeye giriyor. Masaya kuruluyor.

Ceket jilet gibi, saat gösterişli, saçlar fiyakalı.

Garson geliyor, menüye bakmıyor bile. En pahalısını söylüyor.

Sonra o meşhur hamleyi yapıyor.

Telefonu çıkarıyor.

Son model. Ekran büyük, kasa parlak.

Koyuyor masanın tam ortasına.

Kimse sormadı ama o telefon orada duruyor, “Bakın ben kimim” diye bağırıyor.

Sohbet uzuyor. Kahve, pasta, gösteriş...

Sonra hesap geliyor.

Adam bir masaya bakıyor, bir kapıya.

“Bir saniye, tuvalete gideyim” diyor.

Gidiş o gidiş. Bir daha dönmüyor.

Bazı futbol kulüp yöneticilerimizin bu adamdan tek bir farkı var:

O adam en azından gerçekten tuvalette mahsur kalıyor.

İçeriğin Devamı Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Bizimkiler masaya dönüyor, üstüne bir de basın toplantısı yapıp “Kulübüm için her şeyimi feda ettim” diyor.

Bizimkiler masaya dönüyor, üstüne bir de basın toplantısı yapıp “Kulübüm için her şeyimi feda ettim” diyor.

Transfer döneminin son haftası.

Flaşlar patlıyor.

Türkiye'nin önde gelen kulüplerinden birinin başkanı kameraların karşısında.

Arkasında dev bir arma, önünde mikrofon ordusu.

Yüzünde o iyi bildiğimiz ifade: Biraz kurtarıcı, biraz kahraman, biraz fedakar…

“Büyük bir transfer gerçekleştirdik. Taraftarımız her şeyin en iyisini hak ediyor.”

Salon yıkılıyor. Alkış kıyamet.

Kameralar kapanıyor.

Aynı saniyelerde, koridorun sonundaki o loş odanın kapısı sessizce aralanıyor.

Tabloya yeni bir rakam giriliyor: Kulübün borcu bu ay yüzde sekiz daha artmış.

Ama olsun.

Salon alkışladı. Mesele de tam olarak bu zaten.

O şovdan hemen sonra başkan uçağa bindi.

Avrupa’nın beş şehrinde, beş menajerle buluştu. Beş oyuncuya teklif verdi.

Business class’ta oturdu, bilgisayar ekranında isimler gezindi, milyonlar uçuştu.

Peki bu sırada geride kalanlar ne mi yapıyordu?

Kulübün altyapı tesisinin çatısı akıyordu.

Akademi hocalarının maaşı aylardır içerideydi.

On dört yaşındaki çocuklar bozuk zeminde, ışıksız sahalarda antrenman yapıyordu.

On dört yaşındaki çocuklar bozuk zeminde, ışıksız sahalarda antrenman yapıyordu.

Başkan o çocukları bilmiyor mu?

Biliyor. Sadece umursamıyor.

Çünkü o çocuklarla fotoğraf işe yaramıyor.

Eskilerin o şahane lafı, sanki bizim kulüpler için söylenmiş:

Ayranı yok içmeye, tahtırevanla gidiyor transfer yapmaya.

Peki bu adamlar görmüyor mu, anlamıyor mu?

Görüyorlar. Anlıyorlar.

Sistemi hepimizden iyi okuyorlar.

Taraftarın tesisleri, geleceklerini değil, formayı alkışladığını çok iyi biliyorlar.

Transfer haberi üç gün manşet olur, altyapı yatırımı haber bile olmaz.

Bir de şunu çok iyi biliyorlar: Kulüp batarsa o lüks masanın hesabını onlar ödemeyecek.

Devlet el atacak. Belediye arsa verecek. Bankalar yapılandıracak. Sponsorlar destek atacak ya da yeni bir kahraman (!) aday olacak

Hep böyle oldu, hep böyle olacak.

Yani aslında sistemin içinde en akılcı davranan onlar.

Sorun vizyonsuzluk değil.

Sorun, vizyonsuzluğun her transfer döneminde alkışlanıp ödüllendirildiği bu hastalıklı sistem.

Sorun, vizyonsuzluğun her transfer döneminde alkışlanıp ödüllendirildiği bu hastalıklı sistem.

Bir de menajerler var.

Türk futbolunun en az konuşulan, en çok kazanan, hiç hesap vermeyen figürleri.

Şöyle düşünün.

Bir avukat aynı davada hem davacıyı hem sanığı temsil ediyor.

Aynı anda hem “Müvekkilim masum” hem “Müvekkilim özür diliyor” diyor.

Buna normal hayatta “çıkar çatışması” denir.

Futbolda “deneyimli menajer” diyorlar.

Menajer fısıldıyor: “Tam size göre oyuncu, hocam.”

Kulüp soruyor: “Sakatlık geçmişi?”

Menajer gülümsüyor: “Tertemiz, zıpkın gibi.”

Sanki araç satıyor: “değişeni, boyası yok.“

Sözleşme imzalanıyor.

Menajer hem alıcıdan hem satıcıdan çifte komisyonu indiriyor.

İki ay sonra oyuncu ameliyat masasında.

Menajer o sırada başka bir şehirde, başka bir kulübün kapısında.

“Tam size göre oyuncu, hocam.”

Döngü devam ediyor. Hiç bozulmuyor.

Çünkü bozulması için birinin hesap sorması lazım.

Kimse sormadığı sürece bu ülkede futbol yönetmek çok kolay.

İşin asıl komedisi nerede biliyor musunuz?

O imza törenleri, o flaşlar, o devasa alkışlar sadece taraftarı kandırmak için yapılmıyor.

O koltukta oturan adam kulübü değil, kendi adını büyütüyor.

Prestij. Görünürlük. Siyasi kariyer. Ticari bağlantı.

Başarı gelirse “Ben yaptım” diyecek.

Başarısızlık gelirse?

Hemen devasa bir kriz yaratılacak. Günah keçisi bulunacak.

Adam kameraların karşısına geçecek. Gözler nemli, duruş dik, ses titrek.

“Bu kulüp için her şeyimi verdim.”

Evi yakan kundakçıdan, elinde bir kova suyla başkan şovu izliyoruz.

Kriz yönetimi falan değil bu.

Kriz üretimi.

Çünkü yangın çıkarmadan kahraman olunmuyor.

Peki biz bu tiyatroyu neden izlemeye devam ediyoruz?

Neden bile bile lades diyoruz?

Cevap acı.

Çünkü o şov bize en aç olduğumuz şeyi veriyor: 

Umut.

Heyecan.

Birlikte bir şeye inanma hissi.

Transfer haberini görünce nabzımız yükseliyor. “Galiba bu sefer olacak” diyoruz.

Ve tam o kalpte hızlanma anında, o başkan kazanıyor.

Çünkü sormuyoruz.

Altyapıya ne harcandı? O çocuklara kim bakıyor? Geçen yıl çöpe atılan milyonlar nereye gitti?

Sormuyoruz.

Çünkü sormak o heyecanı öldürüyor. Ve biz o yalancı heyecana o kadar muhtacız ki, gerçeği göze alamıyoruz.

Çünkü sormak o heyecanı öldürüyor. Ve biz o yalancı heyecana o kadar muhtacız ki, gerçeği göze alamıyoruz.

O flaşlar bir gün sönecek.

Başkan lüks aracına binip gidecek.

Yere göğe sığdırılamayan o yıldız transfer, altı ay sonra maaşını alamadığı için kulübü FIFA’ya şikayet edecek.

Menajer o sırada başka bir masada, başka bir telefonu yeni bir kulübün önüne koyuyor olacak.

Ve o on dört yaşındaki çocuk?

Hala o bozuk zeminde koşuyor olacak.

Rüzgara karşı. Işıksız sahada. Maaşını alamayan hocasının düdüğüne bakarak.

Hesap her zamanki gibi ona kalacak.

Kulüp zora girecek. Şov bitecek.

Ve o çocuk, çalınan geleceğiyle birlikte bir ömür boyu o dolmuş durağında bekleyecek.

Belki o dolmuşta otururken, o çok istediği telefonu çıkarıp ekrana bakacak.

O başkanın, yeni bir kulüpte yaptığı şatafatlı imza törenini izleyecek.

İç çekecek.

Ve fısıldayacak: “Bu sefer olur herhalde.”

Çünkü biz hep böyle deriz.

(Bir sonraki bölümde localardan çıkıp arşive iniyoruz. On yıl önce sahadaki en büyük skandalları yaratan hakemlerin, bugün televizyonda adalet dersi vermesindeki o muazzam kara mizahı konuşacağız.)

Instagram

X

LinkedIn

Web

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Yorumlar ve Emojiler Aşağıda chevron-right-grey
Reklam

Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

category/test-white Test
category/gundem-white Gündem
category/magazin-white Magazin
category/video-white Video
Konuşuyorum, anlatıyorum, düşünüyorum. İletişim, satış, pazarlama ve bilim dünyası adeta benim sınırsız oyun alanım. Podcast dünyası ve internet yazarlığı da benim için sürekli cezbedici bir alan.
Tüm içerikleri
right-dark
category/eglence BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!
1
0
0
0
0
0
0
Yorumlar Aşağıda chevron-right-grey
Reklam