Yonca Saraçoğlu ile Sanatın Derin Sularında Bir Sohbet
“Bir ‘yalnızgezer’ olarak çeviride yok olanın, dile getirilemeyenin, sözsüz ve sessiz kalmışlığın peşine düştüm.”
Bunu söyleyen Yonca Saraçoğlu; çağdaş sanat ortamında kuşaklar üstü bir konuma sahip sanatçılar arasında yer alan çok değerli bir isim. Bu cümleyle ifade ettiği yeni sergisi “Untold Tales”, geçtiğimiz günlerde Galeri Işık Teşvikiye’de ziyarete açıldı. Istanbul Concept’in temsil ettiği sanatçının yeni üretimlerinden oluşan yağlıboya resimlerini ve heykel çalışmalarından seçili eserleri bir araya getiren sergi, 27 Şubat’a kadar devam edecek. İnsanı içine hatta derinlere bir yere çeken atmosferiyle beni büyüleyen bu sergiyi Pazartesi’den Cuma’ya 10.00-20.00, Cumartesi ise 10.00-18.00 saatleri arasında ücretsiz gezebilirsiniz. Bu vesile ile çalışmalarına ve kendisine hayran olduğum Yonca Saraçoğlu ile anlamlı ve katmanlı bir sohbet gerçekleştirdik.
Kendinizi bir “yalnızgezer” olarak tanımlıyorsunuz. Bunu biraz açmanızı rica edebilir miyim? Neden bu tanım? Bu yalnızlık, üretim sürecinizde size daha güçlü bir sezgi ve yaratıcılık alanı mı açıyor?

Kendimi mikro bir azınlık hissederim. Bu ruh hali gençliğimden hatta çocukluğumdan beri bana eşlik eder. Aidiyet sorgulaması, sürekli gurbette olma duygusu, kendi gözleriyle görebilme, keşfetme, kendi dünyasını kurma ve koruma arzusu, el değmemiş bir evren yaratma ihtiyacı bu “yalnızgezerçizer” profiline yol açıyor. Üretim sürecinin olmazsa olmazı yalnızlık can dost olarak yaratıcılığı, sezgiselliği körüklüyor.
Heykel eğitimi almış bir sanatçı olarak resimle kurduğunuz ilişki nasıl gelişti? Sanatsal üretim akışınız yıllar içinde nasıl bir dönüşüm geçirdi? Sizin için resim, heykel, desen ya da dijital tasarım arasında bir hiyerarşi var mı?

Resimle çocukken başlayan ilişki heykel eğitimi yılları haricinde hiç kopmadı diyebilirim, en azından desen çizimleriyle sonraki dönemlere bağlandı. Mezuniyetten sonra çizimlere devam ettim, hemen ardından gelen Paris macerasında da resim yapmak fiziksel olarak daha kolaydı, ulaşılabilirdi… Bu şekilde sürdü, fotoğraf, resim, dijital resim derken, arada kabaran heykel arzusu ve çıkan bazı işler ve birbirine dolanarak giden bir süreç... Birinden uzaklaşınca öbürünün yasını tutma döngüsü ve 2009’da sevgili Feyyaz Yaman dostumun bir sergi teklifiyle Karşı Sanat Çalışmaları’nda açılan “Sırların Belleği” başlıklı resim sergisi…
2016’da Karşı Sanat Çalışmaları’nda bu defa “Cân-ı Gönül” başlıklı heykel sergisi, 2018’de Tophane-i Amire, Tek Kubbe’de “Gaia’nın Güncesi” başlıklı gene bir heykel sergisi. Şimdi de tam sekiz yıl sonra resimle devam ediyorum. Görüleceği üzere bu iki alan arasında bir hiyerarşi yok, epeyce bir aşk var, bu dolanıklık sürüp gideceğe benzer!
Paris yıllarınız ve Sorbonne’daki deneyiminiz, dil ve çeviri kavramlarıyla ilişkinizi nasıl şekillendirdi? “Çeviride kaybolan anlam” fikri bu sergide görsel olarak nasıl beden buldu?

Paris’ten önce hazırlık yıllarıyla beraber 8 sene okuduğum Saint-Benoit Fransız Lisesi’nde dil, anadil konularında yeterince zorlanmıştım. Dillerin anlamsal mekânlar oluşturduğu, birbirine tam anlamıyla çevrilemezliği fikrine aşinaydım. Özellikle şiir çevirisinin imkânsızlığına ikna olmuştum, hâlâ da öyle düşünürüm, kabul gören bir gerçektir bu zaten.
Sophia Coppola, bu durumu insan ilişkilerine uyarladığı, iç acıtan, serin filmi “Lost in Translation” (tam çevirisiyle Çeviride Yok Olan)’da dahiyane bir şekilde duyumsatır. Tam olarak anlaşamayız, hatta yanlış anlaşılırız, anladığımızı sanırız, anlatamayız ama bu imkânsızlıkların derinlerinde bir yerde sözsüz bir anlaşma yaşanır birdenbire, dilsiz kalmışken derin bir anlayışla yüz yüze geliriz.
Sergi metninizde geçen “mekânını ve öznesini kaybetmiş anlamlar” tanımı beni etkiledi. Sizce bir anlam mekânını kaybettiğinde neye dönüşür? Bu eksilme sizin için bir estetik anlayışı mı? Ya da varoluşsal veya politik bir tavır mı?

Bir anlam mekânını ve öznesini kaybettiğinde sevecenlikle anılan ama yaşanmayan, yaşamayan bir antikaya dönüşür. Elden ele, dilden dile geçse de artık gurbettedir, yabancı gönüllerde, zihinlerde soyu tükenmiş, hayatı etkileme gücü, kullanım alanı kalmamış, yararsız ve güzel bir varlık olarak taşınır durur. Örneğin İstanbul gibi kadim bir kentte büyüyen, yaş alan biri olarak, kentin tüm anlamlarıyla beraber yavaş yavaş nasıl yok olduğunun canlı ve acılı tanığıyım. Kendi kısa tarihime eşlik eden yıkım bile inanılmaz ölçüde maalesef. Sevgili anılarımın birçok mekânı geri gelmemecesine yok edildi.
Azınlıkta ve gurbette olma duygusu, kaybedilen güzelliklerin ve değerlerin yasını tutma hali elbette resimlerime, heykellerime sirayet ediyor, içten içe biçimlendiriyor, ruhunu üflüyor.
Abdülhak Şinasi Hisar’ın “Boğaziçi Yalıları” adlı anı kitabından bir bölüm derdimi biraz olsun anlatacaktır:
“Yalı bence, ailemin mevcudiyeti, şefkati, muhabbeti, iklimi olan bir kucaktı ve bundan dolayı bir şiir kovanı, bir ruh gibi idi. Ruhumla öyle kaynaşmış bir mevcudiyetle yaşardı ki onun yalnız kendi yerinde ve benim hafızamda değil, kalbimde, asabımda ve kanımda mevcut olduğunu bilirdim. Bütün bu geçmiş zaman Boğaziçi yalılarını nice günler ve gecelerin aydınlık ve karanlık saatlerinde, Boğaziçi’nin rayihaları ve sesleri arasında, o kadar uzun uzadıya seyretmiş ve sükûtlarını, sözlerini o kadar duya duya dinlemiştim ki, hepsini de birer mahlûk olarak tanımış ve hepsinin tabii birer akrabalarım olduklarını anlamıştım.”
Sergi alanına girdiğimde sanki Atlantis’in büyülü dünyasına düşmüşüm gibi hissetmiştim. Özellikle mavi-yeşil ekseninde sarı ve morun eşlik ettiği atmosferle iletmek istediğiniz mesajınız neydi? Bu renkler hafıza ve bilinçle nasıl bir ilişki kuruyor?

Hafızası ve bilinci bir “su kenti”nde, suyla iç içe büyüyüp yaşayarak oluşan eski bir çocuğum. Olağanüstü bir doğanın kadim, müthiş bir kentle benzersiz kucaklaşmasından doğan İstanbul’un bir tanığıyım. Eski kentinin simgelediği çocukluk denen ebedi yurduna, denize, su kıyılarına, suyun içinde, yanında, yöresinde olmaya, doğayla sarmalanmaya hasret yaşayan bir sanatçıyım. Bilinçaltım kadar bilincim de yerin göğün renkleriyle boyanmış olmalı ki sualtına dalış hissiyatı, hafızaya dalışın mükemmel bir metaforu olarak sergiyi damgalıyor, yönlendiriyor, mekânı bildiriyor.
“Untold Tales” serginizin; “anlatılmamış hikâyelerin eksikliğinden değil, onların tüketilmeye direnç gösteren varlıklarından” doğduğunu söylüyorsunuz. Sizce sessizlik nasıl bir direniş biçimidir? Ve ayrıca sizin için sanatta direnç, neye karşı ve nasıl mümkündür?

Sevgili Işık Gençoğlu’nun tanıtımda kullanılan sergi yazısından bir cümle bu, çok da sevdiğim hak verdiğim bir cümle…
Tüketilmeye direnç göstermek hayat dolu, kendine saygısı olan, haklılığına inanan, ölüme, geçiciliğe meydan okuyan her babayiğit varlığın ve gerçeğin ortak özelliğidir. Çoğunluk tarafından anlatılmamış, bilinmemiş, önemsenmemiş, duyulmamış olmaları onların gerçeğini değiştirmez, varoluşa kaydolmuştur sessizce ve onları fark eden, anan, himaye eden zihinlere, gönüllere, kişisel tarihlere... İnsanlık ülküsü budur, bu alanda yaşar, mücadelesi yapılır, adaleti aranır, kuşaktan kuşağa geçirilir. İnsan böyle insan olabilir, evrim böyle gerçekleşebilir, mümkünse. İnsanın “gerçek insan” olma yolculuğunda hiçbir şey unutulmamalıdır; sanatçı da tüm bu insanlaşma süreçlerini kendi tarihinden, mücadelesinden de izleyen, gözleyen, kaydeden, yorumlayan bir özne olarak direnç ve dönüşüm alanı oluşturur.
Sergiden örnek olarak “Son Gece” isimli resmi ele alabiliriz. Avustralya Kaplanı denen yaratığı tanımayanlar için ek bir bilgi vermem gerekir. Geçen yüzyılın başlarında nesli tükenen etobur bir türdür bu. Resim şimdi artık yok olmuş olan bu türün son üyesinin SON gecesini, son defa su içişini hayal etmektedir… Hayaldir ama gerçektir de, tıpkı on binlerce başka türün başına geldiği gibi… İnsanoğlunun doğrudan veya dolaylı olarak yol açtığı bu kıyametler hafızamıza yara açarak işlenir, sorumluluk duyarlı kesimlerce kabul edilir.
Sergideki kadın figürleri mitolojik bir hafıza ile kişisel bir iç dünya arasında salınıyor gibi. Bu figürler öznel otobiyografik izler mi taşıyor, yoksa kolektif bir bilinçdışının temsilleri mi?

Öğrenciliğimin başından beri annem ve anneannem gibi güçlü kadın figürlerinden, onların Anadolu tanrıçalarının simgelediği bereket, bolluk, yaratıcılık, kapsayıcılık, kırılgan sayılanın gücü kavramlarıyla bağlantısını, önce herhalde kolektiften gelen bilgiyle, sonra bilinçli bir şekilde kurarak esinlendim. İlk kez bakır heykellerimde yorumladım, sonra pişmiş toprak, mermer gibi malzemelerle çeşitlendirdim.
Arketipler bilinci yararak gelir kurulur, güçlü temsiller olarak. Özellikle kadınlığın sorunlu coğrafyasında, genç yaşında duruma uyanmış, ikinci sınıflığı asla kabul etmeyecek bir ruh olan benim gibi insanların misyonu olarak beliriverir, yol gösterir.
Sergideki puslu ve düşsel atmosfer; izleyiciyi sanki bir belirsizliğe davet ediyor. İzleyicinin bu labirentte kaybolmasını mı, yoksa kendi “anlatılmamış” hikâyesiyle yüzleşmesini mi arzuluyorsunuz?

Labirentte kaybolmayı göze alamayanlar hayatı da ıskalayabilir, belirlenmiş bir hayatı yaşamak, bir senaryoyu oynamak, anın yaratılışını kaçırmak anlamına gelebilir. Verili bir anlam beklentisi edilgin bir duruma, seyircinin seyirci olarak kalmasına yol açar, onu katılımdan, yaratıcılıktan alıkoyar. Ben onun hem labirentte kaybola kaybola dolaşmasını hem de kendisinin veya bir başkasının tanımlayabildiği hikâyesiyle bağ kurmasını, yüzleşmesini, bunlar için çaba göstermesini arzularım.
Sanatın misyonunu “ütopya inşacılığı” olarak tanımlayan biri olarak, “Untold Tales” sizin için bir ütopya taslağı mı, yoksa bugünün sessiz gerçekliğine tutulmuş bir ayna mı?

Gülten Dayıoğlu’nun ünlü dizesindeki gibi: “Ah, kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya”… İnce Şeyler Ütopyası olsun o zaman, tamam, sessizce ruhsal atmosferde titreşen bir taslak…
“Aramadığımı buldum, bulamadığımı hâlâ arıyorum” sözünüz serginin poetik özeti gibi. Sanat sizin için bir arayış mı, bir tanıklık mı, yoksa dile gelmeyeni mümkün kılan bir alan mı?

Daha önceki sergi kataloglarında da kullandığım Hintli aydınlanmış şair Tagore’nin çok sevdiğim bir sözü bu: “Yolumu kaybedip dolanıyorum, bulamadığımı arıyor, aramadığımı buluyorum.” En geniş anlamıyla sanat benim için çok şey ifade ediyor: tanıklık, arayış, buluş, olamazlıkların, olasılıkların oyun alanı, dile gelemeyenin yurdu, arzuların, kolektif bilinçaltının simgesel çevirmenliği…
Ve son olarak Yonca Saraçoğlu nereye yürüyor? Sizden daha neler göreceğiz? Gelecek için hayalleriniz nelerdir?

Bu soruyla karşılaşınca ürpermeden edemiyorum çünkü bekleşen yüzlerce tasarı, hayal, proje var çeşitli alanlarda. İşleri zorlaştıracak şekilde değişik medyumlara düşkünüm, meraklıyım… Ayrıca yazın deniz kenarlarında serserilik yapmak veya sevdiğim çeşitli kentlerde, yerlerde belli süreler yaşamak, çalışmak, yüzergezer bazen yalnızgezer olmak gibi olur olmaz hayallerim, niyetlerim de cabası…
Zihin açıcı ve egzersiz yaptıran sorular için teşekkürler Özlem Hanım.
Ben teşekkür ederim Yonca Hanım. Siz hep var olun

Yonca Saraçoğlu hakkında
Ankara doğumlu Yonca Saraçoğlu, Saint Benoît Fransız Lisesi’nin ardından İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü’nden mezun oldu. 1988’de Paris’e yerleşen sanatçı, eğitimine Sorbonne Üniversitesi Fransız Dili ve Uygarlığı Bölümü’nde devam etti. Resim çalışmalarına ağırlık vererek Avrupa’nın çeşitli ülkelerine mesleki geziler yaptı. 1991’de Türkiye’ye döndü ve İstanbul’u fotoğraflayarak keşfettiği dönemin ardından yoğun bir şekilde sanat evrenini oluşturmaya odaklandı. Halen Cihangir’deki atölyesinde resim, heykel, desen ve dijital tasarım çalışmalarını sürdürüyor.
Kişisel sergileri: “Gaia’nın Güncesi”, MSGSÜ Tophane-i Âmire Kültür ve Sanat Merkezi (2018) //
“Can-ı Gönül”, Karşı Sanat Çalışmaları (2016) // “Sırların Belleği”, Karşı Sanat Çalışmaları (2009)
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

